Film seyretmeyi severim. Bende iz bırakanlarını da mutlaka arşive alır, bazen eş, dost, arkadaşla, bazen de kendi başıma tekrar izlerim. Hafta sonu arşivimi düzenlerken bir tanesini seçip tekrar izledim. Son zamanlarda hızla içine sürüklendiğimiz karmaşa ve bunu besleyen yanılsamaların sistematiğini sanki bir anda karşımda gördüm.
Yazının başlığı, tekrar izlediğim ve bir kez daha, farklı bir açıdan etkilendiğim filmin adı.. İllüzyon, diğer deyişle yanılsama hakkında çok güzel bir yapıt; herkese izlemesini öneririm.
Film süresince, bir anlatıcı, etkileyici bir ses tonuyla, belirli aralıklarla bir şeyler anlatır. “Dikkatli bakıyor musunuz?” diye başlar sizle sohbete ve devam eder:
“Her sihirbazlık numarası üç bölüm ya da perdeden oluşur. Birinci bölüme Vaat denir. Sihirbaz size sıradan bir şey gösterir; iskambil destesi, bir kuş, ya da bir insan. Son derece gerçek, üzerinde oynanmamış, normal bir şey olduğunu görmeniz için nesneyi incelemenizi ister. İkinci bölüme, Dönüştürme denir. Sihirbaz nesneyi alır ve onu olağanüstü bir şeye dönüştürür veya yok eder. Siz bu sırada hilenin sırrını ararsınız ama bulamazsınız. Çünkü dikkatli bakmazsınız. Siz sırrı bilmek değil, kandırılmak istersiniz. Nesneyi bir abrakadabra ile yok etmiştir ama henüz alkışlamazsınız; çünkü bir şeyi yok etmek önemli değildir, onu geri getirmek gerekir. İşte bu yüzden her sihirbazlık numarasında bir üçüncü perde bulunur, yani en zor bölüm; Prestij bölümü.”
Arka plandaki bu konuşmayı dinlerken, filmde bir sihirbaz, içinde kuş olan bir kafesin üzerine örtü örter. Ellerini havaya kaldırır, olanca kuvvetiyle örtüye, dolayısıyla kafesin üzerine vurur. Kafes de kuş da yok olmuştur; masanın üzerinde sadece örtü kalmıştır! Salona tam bir şaşkınlık ve sessizlik hakimdir. O sırada, seyirciler arasında bulunan küçük bir çocuk, “Onu öldürdü!” diye ağlamaya başlar. Çevresindekiler kuşun ölmediğini, geri geleceğini söyleyerek çocuğu susturmaya çalışırken, sihirbaz, yakasındaki karanfili eline alır, başka bir örtüyle örter. Örtüyü kaldırdığında artık elindeki karanfil değil, kuştur; az öce kafeste neşeyle kanat çırpan kuş.. Fakat çocuk tekrar ve daha kuvvetli ağlamaya başlar: “Hayır, onu öldürdü, bu o değil; kuşun kardeşine ne oldu?”
Salondakiler Prestij’i kabul etmiş coşkuyla alkışlarken, çocuk Dönüşüm’deki aldanışın ve Vaat’in geri gelmemek üzere yok edilişinin acısıyla ağlamaktadır.
Filmi izlemeye devam ettikçe görürsünüz ki, her şey son derece planlı bir aldatma mühendisliği üzerine kurulmuştur: Kafes, yukarıdan vurulduğunda telleri birbirine geçerek yamyassı hale gelebilen bir mekanizmaya sahiptir. Masada, bu vuruşun şiddetiyle içeriye giren ve yassı kafesi alttaki gizli çekmeceye düşürüp yok eden hareketli bir yüzey vardır. Evet, kuvvetle vurunca kafes katlanmış, iç çekmeceye düşerek yok olmuş, masada sadece örtü kalmış, bu sırada kuş da kafesle beraber ezilerek ölmüştür. Sahne arkasında, diğer gösterilerde kullanılacak olan düzinelerce kuş, yeni katlanır kafesleri içinde sırasını beklemektedir.
Gösteriyi yapan, çocuğu asla susturamayacağını anlamıştır. Sahneden iner, yanına gelir, küçük bir hileyle çocuğun kulağından bir para çıkararak kendisine verir. Çocuk parayı alınca susar. İllüzyonist çocuğa şunu söyler: “Sırrı kimseye söyleme. Anlatman için peşinden koşarlar; söylediğin anda gözlerinde bir hiç olursun. Anlatacağın sır hiç kimseyi etkilemez; kullandığın hile ise her şeydir!”
İşte o an koptum! Tam da bu!.. dedim kendi kendime, yaşanan tam da bu! Hayatın her alanında ama özellikle mesleğimde yaşanan kesinlikle bu: Sihirbaz, planlı, programlı, prova edilmiş düzeneklerle hepimizin dikkatini dağıtarak kuşu öldürüyor..
İlacı ucuzlatıyorum diyerek Vaat bölümünü oluşturuyor. Seyircinin dikkatini sahneye odaklıyor.
Kafes içinde bir Micardis kuşu getiriyor. Üzerine bir örtü örtüyor.
Sonra Dönüşüm bölümü başlıyor; jumbojenik, eşlenik, biyojenerik, eşdeğer, abrakadabra!.. deyip, olanca kuvvetiyle vuruyor örtülü kafese. Kafes de, Micardis kuşu da yok oluyor.
Prestij bölümünde, cebinden bir ampul çıkarıyor; elindeki ampulü başka bir örtüyle kapatıyor; örtüyü açtığında yine aynı kuş..
Dikkatli bakıyor musunuz? Bu kuş, o kuş değil; bu Micardis Plus kuşu!
İkisi de aynı gibi gözüküyor, fakat değiller: Tansiyon düşürücü Micardis’in tek etken maddesi var, telmisartan. Oysa aynısı zannettiğiniz eşdeğer Micardis Plus’ınki ise telmisartan artı hydroclorotiazid.
Hydroclorotiazid, kuvvetli bir idrar söktürücü! Micardis kullanan yüksek tansiyonlu diyaliz veya şeker hastası, Micardis Plus kullanacak olursa, sonuç üzücü olur. Tek etken maddeli ilaçla tansiyonunu kontrol edecekken, artık bir de idrar söktürücü etken madde kullandığından, vücut kimyası, elektrolit dengesi bozulur.
Ve siz seyirciler, gösteri öncesi hiçbir fiyat farkı ödemeden almakta olduğunuz bu ilacı, gösteri sonrasında artık 11.75 lira fark ödeyerek almaya başlarsınız. Evet, 60 liralık fiyat 45 liraya düşmüştür, ama dikkatli bakarsanız, ek ödeme ve farklı etken maddeyi görürsünüz!
Sahne arkasında, diğer gösterilerde kullanılacak olan düzinelerce kuş, yeni katlanır kafesleri içinde sırasını beklemektedir:
6.87 liralık Beloc Zog 50, Prestij öncesi 1.62 lira fark ödediğiniz kuştur. Prestij sonrası yine 6.87 liradır ama artık 2.22 lira fark ödersiniz.
1.36 lira fark ödediğiniz 26.91 lira etiketli Lansor 30/28 kuşu, gösteri sonrasında 3.73 lira fark ödediğiniz 25.50 lira etiketli bir kuş olmuştur.
Vaat, fiyatı düşürmek. Fakat dikkatli bakmazsanız, kafesteki 2.50 liralık Bephanten Krem’in Prestij sonrası 4.50 liraya Dönüşüm’ünü göremezsiniz. Aynen Vicks Pomat’ın 2.40’tan 5.90’a dönüştüğünü göremediğiniz gibi..
Ampulden kuş yapan illüzyonist, ilaç fiyatını düşürerek tasarrufunuzu Vaat ediyor. Dönüşüm’de eczacıyı mağdur ediyor, vatandaşın sağlığını riske atıyor ve cebini boşaltıyor.
Dikkatli bakıyor musunuz? Prestij’e iyice bakın.
Sağlıkla kalın.
Prestij
Yangın var!..
Hükümet en çok oyu sağlık politikaları üzerinden aldı. Ancak, uyguladıkları sağlıkta dönüşüm projesi, sağlığın özelleştirilmesiyle birlikte, harcamalarda karşılanamaz artışları da beraberinde getirdi. Artan harcamaların üstesinden gelemeyen hükümet, bunun faturasını gözünü kırpmadan halka, hekime ve eczacıya kesti.
Ekim 2009’dan bu yana vatandaş muayene ücreti ödemeye mecbur edildi. Eczacı hiçbir kazancı olmayan, aksine halkla karşı karşıya gelerek maddi manevi zarara uğratan bu işe bedava memur olarak tayin edildi. Bununla da yetinilmeyip, bir yıldır gidilen tüm sağlık kurumlarının muayene ücretleri geriye dönük olarak vatandaştan tahsil edilmeye başlandı.
Ayrıca orijinal ve muadil ilaç arasındaki fiyat farkını da vatandaştan alan hükümet, emeklinin üç kuruşluk maaşına da göz dikti: Dün eczaneme gelen emekli karı kocanın ilaç farkı ve muayene ücretleri toplamı 70 lira idi. Bunu bir de şöyle düşünün: Kronik hastalığı olanların, dializ veya kanser hastalarının, haftada iki veya üç kez üniversite hastanelerine gittiklerinde sadece muayene ücreti ayda 96 TL tutar ve bu ücreti ödemeden de ilaçları alamazlar!
Hükümet, ilaç alım satım koşullarını değiştirmek için ikide bir genelge yayınlayıp, ertesi gün uygulanamazlığını görüp, başka bir yeni genelge yayınlar, ya da uygulanmasını ileri bir tarihe öteler hale geldi.
Örneğin, bir genelgeyle, tansiyon ilaçlarının büyük bir bölümünün sadece kardiyologlar tarafından yazılabileceği bildirildi. Bir gecede alınan bu kararın uygulamasını bir düşünün.. Bulunduğunuz yerde kaç tane kardiyolog var? Var olan kardiyologların kaç tanesi iki aydan önceye randevu verebiliyor? Bu doktorlar şimdi reçete mi yazacaklar, hasta mı muayene edecekler? Bu kaosun sonucu sizce ne oldu? Söyleyeyim: genelge ertesi gün durduruldu.
Son genelge, sağlıkta tasarruf paketi olarak açıklanıyor. 660 milyon liralık bu paketi taşımak, her zamanki gibi yine eczacılara ve halka düşüyor.
Güncel soruyu tahmin etmek hiç de zor değil: Bu paket nedir ve eczacılar bu pakete karşı mıdır?
Biz eczacılar hem ucuz hem de yerli ilacı her zaman savunduk. İyi de, savunmak demek, bu konudaki her uygulamaya düşünmeden, eleştirmeden, zararları ortaya konulmadan balıklama atlamak mıdır? Üç yıl öncesine kadar 90 liraya satılan ilaç bugün 10 liraya satılıyor! Demek ki üretici hala kar edebiliyor. Peki, hükümet neden bunun hesabını sormuyor da, stoklarımızdaki pahalı alınmış ilacın satışına geçiş süreci tanımadan, bir gecede eczanelerin rafındaki zarar paraya el koyuyor?
Uygulamanın yaratacağı zarar için tepki konulunca da “İlaçların fiyatları düşüyor diye eczacılar boykot yapıyor” diyor hükümet yetkilileri. Her grev ve boykot yapan iş koluna yaptıkları gibi, bu kez de biz eczacıları halkla karşı karşıya getiriyorlar. Eminim bir kez daha yandaş medya kamera ve mikrofonu kapıp sokaklara dökülecek, halkın arasında konumlanmış kişilere soracağı çanak sorularla hükümete yarayacak yorumları yapacaktır.
Bu kargaşada dikkatten kaçmaması gereken asıl mesele, hükümetin öncelikle halkın satın aldığı ilacın fiyatını değil, kendi satın aldığı ilacın fiyatını düşürmeye çalışmasıdır. İskonto oranının %11’den %25’e çıkmasını, eczacının kazancına göz dikmekten başka nasıl açıklayabiliriz?
Kuruma bağlı bir vatandaşımızın örneğin 10 lira etiketle eczaneden satın aldığı bir ilaç için eczacı devlete 8 lira fatura keser. Devlet son genelgeyle eczacıdan 8 liraya satın aldığı ilacı, yarından itibaren 4 liraya alacağını ilan etti. Oysa bu ilacı eczacı 7 liradan alarak rafına yerleştirdi. 7 liraya alınan ilacın 4 liradan satılması isteniyor! Burada neye yanalım? Eczacının elinde bulunan ilaçların her birinden edeceği 4 liralık zarara mı; gittikçe düşen karla eczanesini çekip çeviremez duruma geleceğine mi?
Devletimiz bizim cebimizden tasarruf tedbirleri alacağına, bu 10 liralık ilacı 35 yıldır 60 liraya satan ilaç tekellerinin aktörlerini ve onların yolsuzluklarını sorgulasın. Aynı ilaç tekellerinin ödediği gezi masraflarını sorgulasın.
Bizlere “Eczanenizi boykot amaçlı kapatırsanız ilacı marketlere sokarız” diye aba altından sopa gösterenler, ilaç pazarına göz diken, sağlığı sadece parasal kazanca endeksleyen, çikletle ilacı aynı rafa koymaya zaten yıllardır hazırlanan holdinglere nasıl göz kırptıklarını anlatsınlar.
İlaç fiyatları düşsün; düşsün ama vatandaşın cebinden daha fazla para çıkmasın.İlaç üreticileri elimizdeki pahalı satın alınmış ilaçlardaki zararımızı karşılasınlar.
İlaç fiyatları düşsün; düşsün ama bu iş kazanç yüzdelerimizi, Türkiye’deki 25.000 eczanenin 15.000’ini kapattıracak kadar düşürerek olmasın.
Eczacılarına her aklına estiğinde bir genelge çıkaranlar, isterlerse bunları da sağlarlar.
Üreticiler yıllardır bu ülkede fahiş fiyatla ilaç sattılar. Yabancı sermaye bütün yerli ilaç fabrikalarımızı yok pahasına satın aldı. Üretici kazancına serbest piyasa kuralları denerek hiç dokunulmazken, eczacı kazancıyla her fırsatta oynandı.
Bu hükümet, işine gelen her uygulamanın yolunu açmak için, Avrupa Birliği söylemini kullandı. Toplumun ilerleme ve gelişme özlemlerinin bir sembolü olan AB’yi hep işine geldiği kadar kullandı. İşte şimdi tam da AB zamanı: Haydi dönüp bakalım bir kez daha AB’ye ve bu sorunu nasıl çözdüklerini irdeleyelim. Acaba onlar ne yapıyorlar da üç günde bir ortalık yangın yeri olmuyor ve eczacı itfaiye erliği değil de gerçek görevini yapabiliyor?
Örneğin, Fransa, kutu ilaç başına 0.53 euro ödüyor eczacısına. İngiltere 90 peni ödüyor. Hollanda, Almanya, Avusturya kutu başına değil, reçete başına ödeme yapıyor. Hollanda 6.10 euro, Almanya 8.3 euro ve Avusturya 4.8 euro ödüyor her bir reçete için.
İşte size çözüm yolunda atılacak bir adım saygıdeğer genelgeciler: Ödeyin hizmet bedelimizi; verin eczacılık meslek hakkımızı; siz de kurtulun biz de kurtulalım! Artık ilacın fiyatını mı indirirsiniz, muadil ilaç uygulaması mı yaparsınız, hastadan muayene ücreti mi talep edersiniz, emekli maaşlarını ilaç üzerinden kasanıza geri mi koyarsınız; sizin bileceğiniz iş. Ivır zıvırla uğraşmak yerine, biz de işimizi yaparız: İlacı anlatırız, sağlıklı kullanımını açıklarız, hastamızı takip ederiz, mesleki bilgimizi arttırırız. Eyleme, boykota değil, vatandaşa daha fazla nasıl yardımcı olacağımıza harcarız enerjimizi. Siz de bizler için hazırlayacağınız seri genelgelerden tasarrufla sağlık bütçesini denklersiniz.
Söz bitti; gösteri zamanı.Perşembe günü anahtarlarımızı SGK na teslim ediyoruz. Cuma günü eczanelerimizi kapatıp, sizlere yangını göstermek istiyoruz.
Yangın var! Eczaneler yanıyor! 25 yıldır hizmetimi esirgemediklerim, itfaiye eri eczacınıza sahip çıkın.
Sağlıkla kalın.
Yayılmasın da ne yapsın?
Tam 24 saat süren bir eczane nöbetinden çıktım.
Nöbetten mi yoksa savaştan mı çıktım bilemiyorum.
Karşıladığımız 738 adet reçetenin 572 tanesinde teşhis grip, kalanın büyük bölümünde ise üst solunum yolu enfeksiyonuydu.
Sadece tek bir doktor 340 reçete yazmıştı; üç yüz kırk reçete! Gözünüzde canlandırın lütfen, olması gerekeni elbette; hasta içeri giriyor, derdini anlatıyor, muayene oluyor, ilaçları yazılıyor, açıklama yapılıyor. Bu işlemlerin tamamı için kaç dakika lazım sizce? Hadi beş dakika diyelim. Demek ki bu reçeteyi getiren hastaları muayene eden doktorun aralıksız 28 saat işlem yapması lazım. Yemeyecek, içmeyecek, dinlenmeyecek hizmet verecek. Üstelik, hizmeti de doğru verecek.
Reçete adedi demek, o adette hasta demek. Bebeği, çocuğu, yaşlısıyla büyük bir panik içinde hastane servislerini doldurmuş bir dolu insan demek. Kaldı ki, reçete adedini en az üçle çarpmak lazım: Bir reçete, en az üç kişi. Asla bir veya iki kişi gitmiyor halkımız doktora ve eczaneye; aile boyu oradalar. Çekirdek hasta ailesi kaynana, kayınpeder anne, baba, çocuk, gelinden oluşuyor.
738 reçetenin kapımıza yığdığı yaklaşık üç bin kişilik bir kalabalığın yaratacağı izdihamı bir düşünün. Bu insanların hap kadar eczaneye nasıl sığabildiğini ve hizmet alabildiğini, ilaç stoklarının yetersizliğinden doğan kavgaları bir tahmin edin.
Eczaneler ve ilaç depolardaki bütün dezenfektan jeller, maskeler, galoşlar, bağışıklık sistemi kuvvetlendiriciler tükendi.
Buna biraz da sevinirken, suyla sabunla daha bir samimi olundu, devlet okullarına ilk defa dezenfektan jeller ve kağıt havlu kondu, şapur şupur öpüşmeler azaldı, artık virüs baskılanır derken, en olmaması gereken şey oldu: Virüs kendisi için hayal edemeyeceği bir yayılma ortamı buldu: Kalabalık ve kontrolsüz bir kitle! Bir virüs için ne verimli bir kalabalık: Bir hasta, bin aday!
Tüm varsayımlar, ülkemizde grip virüsünün önümüzdeki iki ay boyunca şiddetle yayılacağı üzerinde yoğunlaşıyor. Ve maalesef, bireysel olarak alacağımız tedbirler, kitlesel olarak maruz kaldığımız tehlikeyi önlemiyor.
En acil şekilde virüsün kitle etkisini yok etmemiz gereklidir.
İnsanlarımızın kalabalıklar halinde kapılarına yığıldığı sağlık kurum ve kuruluşları, nöbetçi eczane ve nöbetçi acil hekimlerinin sayılarını bir an önce arttırmalıdır.
Ayrıca temizlik jellerinde olduğu gibi ilaç konusunda da olası sıkıntılara karşı acilen önlemler alınmalıdır.
Eczanelerin ellerindeki stoklar sınırlı olduğundan, bu eczanelere ilaç temin eden depoların da böyle olağanüstü dönemde 24 saat açık hale getirilmesi zorunludur.
Gecenin bir yarısında, hastanın çocuğuna ilaç bulabilmek için, her biri ayrı semtlerdeki eczaneleri gezmesi, eczacının hastasına ihtiyaç duyduğu ilacı temin edememesi yanında, aşı polemiği solda sıfır kalır.
Hasta yığılmış, reçete işlemlerini beklemeye tahammülü yok; bir yandan reçetesini hazırlarken diğer yandan da muayene ücretlerini anlatıyorsunuz.
SSK’lı mı, Bağkur’lu mu, yeşil kartlı mı, emekli mi, çalışan mı, hasta mı yoksa hasta yakını mı gibi en temel konularda kendisini ifade edemiyor. Adını, soyadını yazıp imzalamasını istiyorsunuz; okuma yazması olmadığını söylüyor, bunu sizin yapmanızı istiyor.
Kurum bilgisayarları aşırı yükten tıkanmış, provizyon almanız dakikalarca sürüyor.
İnsanımız artık her şeyden kuşku duyduğundan, ilacı eline almış, reçetedeki ile aynı mı diye kontrol üzerine kontrol ediyor. Meslek hayatımızda ilk kez ilaç kutusu üzerindeki barkodu okuyup, diğer hastadaki birebir aynı kutunun barkoduyla karşılaştıran hasta görüyoruz.
Bu arada öksüren, hapşıran, aynı pis havayı soluyan hasta ve çekirdek aile refakatçileri, kurunun yanında yaş da gider mantığıyla harmanlanıyor.
Bu kalabalıkta, böyle kargaşada, virüs keyifle yayılıyor.
Can kayıplarının artmaması için, sağlık birimlerindeki hasta ve yakınlarından oluşan kalabalıkların derhal yok edilmesi gerekiyor.
Sağlıkla kalın.