Dün akşam, eczacı arkadaş grubumuzun olağan buluşması vardı.
Bu buluşmalar, sosyallik duygusu ve bilgi birikimlerimizi birbirimize aktarma olanağı verdiği için, çok istekle beklenir. Böyle akşamlarda biraz soluklanır, kendimize geliriz.
Toplantılarda ortaya güncel birkaç konu atılır; konuşmalar bu konulardan biri üzerinde yoğunlaşır. Bu seferki lider konu, tahmin edersiniz, H1N1 idi.
Grubumuzda bulvar ve ana caddede eczanesi olan da var, arka sokaklarda eczanesi olan da. Herkes birbirine günlük maceralarından seçmeler anlatırken, söz dönüp dolaşıp hasta davranışları ve tüketilen ilaç çeşitlerine geldi.
Bir de baktık ki, bazılarımız deliler gibi grip ilacı peşine düşmüş ve depolarla saç baş kavgaya tutuşmuşken, bazılarımız Aladağ’dan serin! Evet, griple ilgililer, ama tamiflu bulabilmek telaşında da değiller. Varsa yoksa jel, maske, bağışıklık sistemi destek ürünleri peşindeler.
Konuştukça daha da iyi anladık; her zaman olduğu gibi bu vakada da bulvar ve arka sokak hasta davranışı birbirinden çok ama çok farklı.
Bulvardaki insan, bırakın ilacı, bebeğine mama alırken dahi son kullanma tarihine değil, üretim tarihine bakıyor. Rafdaki kutuları tek tek indirtip, üretim tarihi en yakın olanı arıyor.
Arka sokaklarda ise tarihe değil, doğrudan fiyata bakılıp en ucuz aranıyor.
Bulvar sakini, grip salgınından korkuyor; her haberi ve gelişmeyi anlık takip ediyor. Beslenmesi iyi. Koruyucu ilaçlar kullanıyor. Hijyene dikkat ediyor. Hapşırsa doktora koşuyor. Önlem olsun diye deliler gibi tamiflu stokluyor; hatta, ‘neme lazım, ben günde bir tane içeyim’ diyor.
İmmun sistem güçlendiricilerini, beta glukanları, C, D ağırlıklı multivitaminleri, arka arkaya yutuyor ve ailenin kedisine varana dek her bir bireyine de yutturuyor.
Zaten hangi hastalığın haberi yayılsa, o çoktaaan tüm detayı öğrenmiş ve stoklarını oluşturmuştur. Bunu bilip, kimi zaman onlardan ‘depo desteği’ aldığımız olmuştur.
Bulvarda salgından öyle korkuluyor ki, öksüren en yakın can ciğer komşu dahi olsa, eve kabul edilmiyor. Tedbiri takıntılı haline getirip, anti bakteriyel jel alerjisisinden hastaneye kaldırılan var.
Sınıfta bir arkadaşının ateşi çıktı diye, bulvar çocuğu bir hafta okula gönderilmiyor. Tabi bu arada, hasta çocuğu bulup okuldan uzaklaştırması için, okul yönetimine nasıl bir baskı uygulandığını varın siz düşünün.
Bulvar hastası nezle olsa, doktora gidiyor; sağlığının iyi olduğu aklına yatana dek bilumum tahlil ve tetkiklerden geçiyor. Hekim arkadaşlarımızdan duyuyoruz: ‘H1N1 değilsiniz’ dedikleri zaman inanmayıp, illaki bir enfeksiyon hastalıkları uzmanına da görünüyorlar.
Arka sokaklarda ise çocuklar zaten hep bronşitli ve çok sık hasta oluyorlar.
Pek çoğunda kronik hastalıklar mevcut.
Akraba evliliği anomalilerine sıklıkla rastlanıyor.
Vücutlarını, ellerini pek sık yıkamıyorlar.
Dezenfektan jellere harcayacak paraları yok.
Sosyal güvenlik kurumlarının ödemediği hiçbir ilacı almıyorlar.
Kötü besleniyorlar.
Çok sık ve bilinçsizce ilaç kullanıyorlar; doz, saat aralığı, ilacı tamamen bitirme kurallarına uyana pek rastlanmıyor.
İlaç kullanımları komşu tavsiyesine göre oluyor; neredeyse birbirilerini muayene edip, reçete yazıyorlar. Aile sağlığı hekimlerine istedikleri ilaçları reçeteye yazması için baskı yapıyorlar.
Arka sokaklarda öksüren, aksıran, ateşten yanan, yatak döşek yatan komşuya, kundaktaki bebek de dahil olmak üzere, topluca geçmiş olsuna gidiliyor.
Bulvarda H1N1’in sadece rivayeti ve korkusu dolaşıyor, belki bir ara kendi de şöyle bir uğruyor. Hastalığa yakalan olursa, ‘abartıldığı kadar da değilmiş, işte birkaç günde geçti’ diyor.
Arka sokaklardaysa virüsün korkusu değil, bizzat kendisi dolaşıyor. Dolaşmakla da kalmayıp, uzun süreli kamp kuruyor. Hastalığa mutlaka yakalanıyor, ‘kısmet’ diyor.
Bulvar ile arka sokak arasındaki uçurum günden güne büyüyor, çünkü bulvardaki evde en çok üç çocuk var, arka sokaktakinde en az üç çocuk.
En az üç çocuk yapın derken, onların okuma, iş bulma hakkını da bir kenara bırakın, bu günü yaşama hakkına en az bizim kadar yakından bakın.
Arka sokaklarda neler oluyor?
Yayılmasın da ne yapsın?
Tam 24 saat süren bir eczane nöbetinden çıktım.
Nöbetten mi yoksa savaştan mı çıktım bilemiyorum.
Karşıladığımız 738 adet reçetenin 572 tanesinde teşhis grip, kalanın büyük bölümünde ise üst solunum yolu enfeksiyonuydu.
Sadece tek bir doktor 340 reçete yazmıştı; üç yüz kırk reçete! Gözünüzde canlandırın lütfen, olması gerekeni elbette; hasta içeri giriyor, derdini anlatıyor, muayene oluyor, ilaçları yazılıyor, açıklama yapılıyor. Bu işlemlerin tamamı için kaç dakika lazım sizce? Hadi beş dakika diyelim. Demek ki bu reçeteyi getiren hastaları muayene eden doktorun aralıksız 28 saat işlem yapması lazım. Yemeyecek, içmeyecek, dinlenmeyecek hizmet verecek. Üstelik, hizmeti de doğru verecek.
Reçete adedi demek, o adette hasta demek. Bebeği, çocuğu, yaşlısıyla büyük bir panik içinde hastane servislerini doldurmuş bir dolu insan demek. Kaldı ki, reçete adedini en az üçle çarpmak lazım: Bir reçete, en az üç kişi. Asla bir veya iki kişi gitmiyor halkımız doktora ve eczaneye; aile boyu oradalar. Çekirdek hasta ailesi kaynana, kayınpeder anne, baba, çocuk, gelinden oluşuyor.
738 reçetenin kapımıza yığdığı yaklaşık üç bin kişilik bir kalabalığın yaratacağı izdihamı bir düşünün. Bu insanların hap kadar eczaneye nasıl sığabildiğini ve hizmet alabildiğini, ilaç stoklarının yetersizliğinden doğan kavgaları bir tahmin edin.
Eczaneler ve ilaç depolardaki bütün dezenfektan jeller, maskeler, galoşlar, bağışıklık sistemi kuvvetlendiriciler tükendi.
Buna biraz da sevinirken, suyla sabunla daha bir samimi olundu, devlet okullarına ilk defa dezenfektan jeller ve kağıt havlu kondu, şapur şupur öpüşmeler azaldı, artık virüs baskılanır derken, en olmaması gereken şey oldu: Virüs kendisi için hayal edemeyeceği bir yayılma ortamı buldu: Kalabalık ve kontrolsüz bir kitle! Bir virüs için ne verimli bir kalabalık: Bir hasta, bin aday!
Tüm varsayımlar, ülkemizde grip virüsünün önümüzdeki iki ay boyunca şiddetle yayılacağı üzerinde yoğunlaşıyor. Ve maalesef, bireysel olarak alacağımız tedbirler, kitlesel olarak maruz kaldığımız tehlikeyi önlemiyor.
En acil şekilde virüsün kitle etkisini yok etmemiz gereklidir.
İnsanlarımızın kalabalıklar halinde kapılarına yığıldığı sağlık kurum ve kuruluşları, nöbetçi eczane ve nöbetçi acil hekimlerinin sayılarını bir an önce arttırmalıdır.
Ayrıca temizlik jellerinde olduğu gibi ilaç konusunda da olası sıkıntılara karşı acilen önlemler alınmalıdır.
Eczanelerin ellerindeki stoklar sınırlı olduğundan, bu eczanelere ilaç temin eden depoların da böyle olağanüstü dönemde 24 saat açık hale getirilmesi zorunludur.
Gecenin bir yarısında, hastanın çocuğuna ilaç bulabilmek için, her biri ayrı semtlerdeki eczaneleri gezmesi, eczacının hastasına ihtiyaç duyduğu ilacı temin edememesi yanında, aşı polemiği solda sıfır kalır.
Hasta yığılmış, reçete işlemlerini beklemeye tahammülü yok; bir yandan reçetesini hazırlarken diğer yandan da muayene ücretlerini anlatıyorsunuz.
SSK’lı mı, Bağkur’lu mu, yeşil kartlı mı, emekli mi, çalışan mı, hasta mı yoksa hasta yakını mı gibi en temel konularda kendisini ifade edemiyor. Adını, soyadını yazıp imzalamasını istiyorsunuz; okuma yazması olmadığını söylüyor, bunu sizin yapmanızı istiyor.
Kurum bilgisayarları aşırı yükten tıkanmış, provizyon almanız dakikalarca sürüyor.
İnsanımız artık her şeyden kuşku duyduğundan, ilacı eline almış, reçetedeki ile aynı mı diye kontrol üzerine kontrol ediyor. Meslek hayatımızda ilk kez ilaç kutusu üzerindeki barkodu okuyup, diğer hastadaki birebir aynı kutunun barkoduyla karşılaştıran hasta görüyoruz.
Bu arada öksüren, hapşıran, aynı pis havayı soluyan hasta ve çekirdek aile refakatçileri, kurunun yanında yaş da gider mantığıyla harmanlanıyor.
Bu kalabalıkta, böyle kargaşada, virüs keyifle yayılıyor.
Can kayıplarının artmaması için, sağlık birimlerindeki hasta ve yakınlarından oluşan kalabalıkların derhal yok edilmesi gerekiyor.
Sağlıkla kalın.
Domuz gribi bahane, 'antibiyotik’ten konuşmak şahane
Yazı ve yaz hastalıklarını yavaş yavaş geride bırakıyor, bir ısınan bir serinleyen, bize ne giyeceğimizi şaşırtan, yeni virüslerle dolu yeni bir mevsimin hava sahasına giriyoruz.
Girer girmez de, en popüler virüsümüz H1N1’le, diğer adıyla, Domuz Gribi’yle burun buruna geliyoruz..
Bu güne dek binlerce hastalık, ilaç, aşı ve mama için spekülasyon yapıldı. Ancak, kuşkusuz en popüleri, Domuz Gribi oldu ve çözümün ne olabileceği tartışmaları gündemin ilk sıralarında yer alıyor.
Gazete ve ekranlarda bu illetin aşısıyla, ilacıyla ilgili gürültü ve karmaşa sürüp gidiyor.
İzleyici ve okur da bu toz duman, bu kafa karışıklığı arasında panikleyerek, kendine en iyi geldiğini kendince test edip onaylamış olduğu antibiyotiklerin peşine düşüyor. Eczanemde her gün artan sayıda insanda bunu görüyor ve aksi için mücadele ediyorum.
Kendisine “tedbir amaçlı ön antibiyotik tedavi uygulayan” hasta adayına elimden, dilimden geldiğince anlatıyorum: Koyun, keçi, tavuk, devekuşu, domuz.. fark etmez. Adı her ne olursa olsun, grip viral bir hastalıktır. Çok kolay bulaşır. Tedbiri ayrı bir konu, tedavisinin en iyi yolu yatak istirahatıdır.
Viral, yani virüsle bulaşan hastalıklarda, en sık yapılan hata antibiyotik kullanmaktır.
İşte Sevgili Okur, bu günkü konumuz da antibiyotiklerin doğru ve yanlış kullanımıdır.
Hasta ve hasta adaylarıma her gün saatler boyunca kan ter içinde anlatmaya çalıştıklarımdan sizleri eksik bırakmak istemem.
Antibiyotikler, tüm ilaçlar gibi, asla rastgele kullanılmamalıdır. Mutlaka doktor tavsiyesi ile ve düzenli saat aralıklarıyla alınmalıdır. Yeterli dozda ve düzenli olarak alınmazsa, hem enfeksiyon tedavi edilmez hem de yok etmeye çalıştığımız mikroorganizma o antibiotiğe karşı direnç kazanır.
Doz aralıkları o antibiotiğin kan serumundaki yarılanma ömrüne göre ayarlanır. Yani amaç ilacın aynı etkin konsantrasyonda kalmasını ve mikroorganizmanın ölümünü sağlamaktır.
Bazı antibiyotikler yiyecekle birlikte alınır; burada amaç, bulantı, mide rahatsızlığı gibi istenmeyen etkileri azaltmaktır. Ancak azitromisin, tetrasiklin gibi madde içerenler ise aç karınla kullanılır. Zira bu gruplar süt, peynir gibi kalsiyum içeren gıdalar ve antiasitlerle beraber alındığında bileşik oluşturarak vücuttan atılır. Dolayısıyla istenen etki oluşmaz.
Aç karınla ilaç kullanmak ne demektir?
Öncelikle, “Aç karın, hiç yemek yememiş insanın karnıdır” ezberimizi bozalım.
İlaç kullanımında “aç karın” bir zaman aralığını tanımlamak için kullanılır ve “yemekten en az bir saat önce ya da iki saat sonraki zaman dilimidir”.
Bir örnekleme yapacak olursak: 24 saatte bir kez aç karınla kullanılan azitromisin etken maddeli ilaç, kahvaltıdan iki saat sonra, öğlen yemeğinizden de bir saat önce kullanılmalıdır. Ve elbette düzenli olarak her gün aynı saatte. Ve “ben artık kendimi iyi hissediyorum, fazladan ilaç kullanmayayım” demeksizin, verilen ilacın tamamı bitene kadar.
Ülkemizdeki bilinçsiz antibiyotik kullanımı, vücudumuz için zararlı olan mikroorganizmalara direnç kazandırarak, istenmeyen pek çok soruna yol açmaktadır. Bu sorunların en önemlilerinden biri, daha az yan etkili antibiyotik kullanılarak bir hastalık tedavi edilebilecekken, geniş spektrumlu, fazla yan etkileri olan antibiyotik kullanılması zorunlu hale gelmiştir. Doğal olarak bu durum da beraberindeki beklenmedik diğer etkiler nedeniyle vücudun savunma sisteminde yeni açıklar oluşturmaktadır. Yanı sıra, ilaç harcamalarındaki artış sonucu bireysel ve ulusal bütçemiz de zarar görmektedir.
Antibiyotik kullanımında çok sık yapılan diğer bir hata ise; herhangi bir antibiotiğin vücuttaki tüm enfeksiyonlara iyi geldiği inancıdır. Oysa bir diş apsesinde ya da boğaz enfeksiyonunda veya bir idrar yolu enfeksiyonunda kullanılacak ilaçlar ve dozları elbette farklıdır.
En pahalı antibiyotik en iyisi değildir.
En yüksek dozda antibiyotik kullanmak en etkin tedavi değildir. Sizi o gün ayağa kaldırabilir ama vücudunuza verdiği zarar bir müddet sonra ortaya çıkacaktır.
Kullanırken çok dikkatli olmak gerektiğini zaten adı da anlatmıyor mu? Adı:Antibiyotik!
Anti-biotik, yani canlıya karşı; vücuttaki zararlı canlıya karşı görev yapıyor. İyi de, bu görevli, vücuttaki zararlı bakterileri öldürürken iyileri de yok eder. Ağız, barsak, mide florasını değiştirir, bağışıklık sistemini bozar.
Kullanımında ne denli dikkat gerektiğinin altını çizebilmek adına, İngiltere uygulamasını aktarayım: İngiltere’de azitromisin grubu antibiyotikler iki yaşın altında asla reçetelenemez. On sekiz yaş altında ise doktor heyeti raporuyla kullanılabilir. Bilmem, anlatabiliyor muyum?
Lütfen antibiyotik kullanırken doktorunuza ve eczacınıza danışın. İlacınızın hangi etken maddeyi barındırdığını bilmek, vücudunuzun neresi için ve nasıl kullanılacağının yol haritasını belirleyen en önemli unsurdur. İlacınızın adından çok kimyasal içeriği önemlidir.
Yetkin sağlık insanlarının gerekli gördüğü hallerde de lütfen doğru ilacı, doğru saatte, doğru koşulda, doğru dozda ve doğru süre boyunca kullanın.
Sağlıkla kalın..
Dip Not: İlaç ismi vermek yerine, tüm ilaç isimlerini kapsayacak şekilde azitromisin, tetrasiklin maddesi içeren antibiyotikler gibi genellemeler yaptığımı ve bu tarzı tüm yazılarımda kullanacağımı, detay ve özel açıklamalara e-mail adresime göndereceğiniz mesajlara vereceğim cevaplarda yer vereceğimi, tekrar hatırlatırım